Related Topics:

English Translation of article:

Original Article

Birinci Dünya Savaşı sırasında Osmanlı İmparatorluğu'ndaki Ermenilere ne olduğuna ilişkin tartışma, başladığı günden bu yana şiddetini korumakta. Ermeniler kendilerinin, 20. yüzyılın ilk soykırımının kurbanları olduklarını söylüyorlar. Birçok Türk ise Ermenilerin iki halk arasında meydana gelen çatışmalarda ve savaş zamanı güvenlik gerekçelerinden ötürü tabi tutuldukları zorunlu göç sırasında öldüklerini, zira Ermenilerin düşmanla işbirliği yaptığı ve birçoğunun da düşman tarafında Osmanlı'ya karşı savaştığını iddia ediyor. Bunun bir soykırım olduğunu savlayan akademisyenler, Ermenilerin iddialarının çürütülemez birer tarihsel gerçek olduğunu ileri sürüyorlar. Ancak hem Türkiye'de hem de Batı'da birçok tarihçi, olayları soykırım olarak tanımlamanın uygunluğunu sorgulamaktalar.

Tartışmanın vardığı boyutlar ise bir hayli geniş. Fransa'da güçlü destek gören Ermeniler, Türklerin soykırım uyguladıklarını kabul etmelerinin ve bundan dolayı özür dilemelerinin, Türkiye'nin Avrupa Birliği'ne üyeliği için önkoşul olarak koyulmasını talep ediyorlar. Soykırım tartışmalarından ötürü Ankara ile Erivan arasındaki ilişkiler dondurulmuş durumda. Ermeni eylemciler ise Batı'da bu tarihsel tartışmayı politik olarak yönlendirmeyi istiyor ve bu amaçla çeşitli parlamentolardan Ermeni soykırımını tanıyan kararlar almasını talep ediyorlar.

Bu tartışmadaki esas mesele Ermenilerin yaşadıkları acıların boyutları değil; her iki taraf da Ermenilerin 1915-1916 yıllarında Anadolu'dan Suriye çöllerine ve diğer yerlere tehcir edilmeleri sırasında yüzbinlerce Hristiyanın hayatını kaybettiğini kabul ediyor. Bunun için Osmanlı hükümeti çok kısa bir sürede erkekleri, kadınları ve çocukları evlerinden ayrılmaya zorladı. Birçoğu dağlardan ve çöllerden yaptıkları yürüyüş sırasında açlık ve hastalıktan öldü. Diğerleri ise katledildi. Tarihçiler bu olaylar konusunda tartışmıyor, tartıştıkları şey, sayılar ve koşullar. Tartışmadaki esas sorun kasıta ilişkin. Jön Türkler 1916'daki katliamları örgütlediler mi? Ermenilerin kasıtlı öldürüldüklerini ve bu yüzden bunun soykırım teşkil ettiğini iddia edenler, savlarını üç ana temele dayandırıyorlar: 1919-1920 yıllarında kurulan, Jön Türklerin başında olduğu hükümetin yetkililerini Ermeni katliamlarını örgütlemekten mahkum eden askeri mahkeme davaları; katliamları gerçekleştirmekle suçlanan Teşkilat-ı Mahsusa'nın oynadığı rol ve Naim Bey'in, İçişleri Bakanı Talat Paşa'nın Ermenilerin yok edilmesi emrini verdiği iddia edilen telgrafları içeren anıları. Ancak bu olaylar ve bunları aktaran kaynaklar dikkatlice inlecendiğinde, bırakın sonuç çıkarmayı, Ermenilerin öldürülmesinin kasıtlı olduğu iddasının temellendirileceği güçlü bir dayanağa varılamıyor.

1919-1920 Askeri Mahkemeleri

Osmanlı İmparatorluğu'nun Birinci Dünya Savaşı'ndan mağlup çıkmasından sonra yeni bir hükümet kuruldu ve bu yeni hükümet, selefi Jön Türk rejimini ciddi bazı suçlar işlemekle suçladı. Bu suçlamalar 1908'de iktidarı ele geçiren İttihat ve Terakki Partisi lider kadrolarının ve diğer seçilen eski yöneticilerin kurulan askeri mahkemelerde yargılanmalarına neden oldu. Suçlamalar anayasanın ortadan kaldırılmaya çalışılması, savaş zamanı vurgunculuğu ile hem Rumların ve hem de Ermenilerin öldürülmesini de içermekteydi.

Askeri mahkemelerin kurulmasının esas nedeni, muzaffer müttefik devletlerden gelen Ermeni katliamının sorumlularının cezalandırılması yönündeki baskılardı. Buna ek olarak Türkler suçu birkaç İttihat ve Terakki üyesinin üzerine yıkıp, Türk ulusunu temize çıkarmayı ve böylece Paris'te düzenlenecek barış konferansında kendilerine yönelik daha hoşgörülü bir tutum alınmasını sağlamayı umuyorlardı.

En ünlü duruşma İstanbul'da yapılmıştı ancak bu kurulan tek mahkeme değildi. Katliamların gerçekleştiği Anadolu şehirlerinde de en az altı mahkeme daha vardı. Belgelerin yetersiz tutulmuş olması nedeniyle mahkemelerin tam sayısı bilinmiyor. İlk duruşma 5 Şubat 1919'da Yozgat'ta başladı ve mahkemenin yetki alanı içinde Ankara da bulunuyordu. Yozgat'taki mahkemede bölge valisi de dahil olmak üzere üç Türk yetkili Ermenilerin kitleler halinde öldürülmesi ve yağmalanması ile itham edildiler. 8 Nisan'da mahkeme davalılardan ikisini suçlu buldu, üçüncüsünü ise başka bir mahkemeye sevk etti. Kesin hükmün verilmesinden iki gün sonra yerel yetkililer Boğazlıyan ve Yozgat Kaymakamı Mehmet Kemal'i astı. Kemal'in cenaze töreninde, İttihat ve Terakki Partisi unsurlarının organize ettiği büyük bir gösteri düzenlendi. Türkiye'deki İngiliz yüksek komiseri, Türk halkının 'infazları, suçluların çarptırıldığı adil cezalardan ziyade barış için verilmesi gereken tavizler şeklinde' algıladığını ülkesine rapor ediyordu.

Asıl duruşma İstanbul'da 28 Nisan 1919'da başladı. 12 sanık arasında İttihat ve Terakki Partisi üyeleri ve eski bakanlar bulunuyordu. İçişleri Bakanı Talat Paşa, Savaş Bakanı Enver Paşa ve Halep Valisi Cemal Paşa da dahil yedi sanık ülkeden kaçtıkları için gıyabında yargılandılar. Ermeni tezlerinin en ünlü savunucularından Vakahn N. Dadriyan şöyle yazıyor: 'İddianamelerde suçlamaların dayandırıldığı 42 belge yer almıştır. Bunların birçoğunda tarihler, şifreli telgrafları ve mektupları gönderenlerin ve bunların gönderildikleri kişilerin isimleri bulunmaktadır.' Bu belgelerin arasında 3. Ordu Komutanı General Vehbi Paşa'nın 'Ermenilerin katledilmesi, yok edilmesi ve mallarının yağmalanması ve bunlara el koyulması İttihat ve Terakki'nin merkez komitesinin aldığı kararların sonucudur' dediği, yeminli ifadesi de var. İddianamede ayrıca tehcirden sorumlu üst düzey bir yetkili olan Abdulahad Nuri'nin, Talat Paşa'nın kendisine 'tehcirin amacı kıyımdır' dediğini anlattığı ifadelerine yer verilmekte. 22 Haziran'da mahkeme anayasal düzeni zorla kaldırmaya teşebbüs suçundan bazı sanıkları mahkum etti ve onları katliamlardan sorumlu tuttu. Talat, Enver, Cemal paşalar ve Nazım Bey gıyabında ölüm cezasına çarptırılırlarken, diğerlerine uzun hapis cezaları verildi.

Jön Türklere karşı yaygın nefrete rağmen Türk halkı İttihat ve Terakki liderlerinin yargılanmalarına kayıtsız kalmıştı. ABD'nin İstanbul'daki yüksek komiseri Lewis Heck ülkesine gönderdiği 4 Nisan 1919 tarihli bir raporda şöyle diyordu: 'Halk arasında yaygın kanı odur ki, birçok duruşmanın esas gayesi, kişisel intikam duygularından ya da müttefik devletlerin özellikle de İngilizlerin teşvikinden kaynaklanmaktadır.' Duruşmalara karşı muhalif tutum 15 Mayıs'ta İzmir'in Yunan askerlerince işgalinin ardından kuvvetlendi. Bu işgal ülkede vatansever ve milliyetçi bir dalganın yayılmasına neden oldu.

Mustafa Kemal Atatürk'ün önderliğinde, sonunda İstanbul'daki sultanın devrilmesiyle biten bir milliyetçi hareket doğdu. Hareketin başlangıcından itibaren Kemalistler sultanın onursuzca müttefiklere teslim olmuş olmasını eleştirmişler ve duruşmaların Osmanlı İmparatorluğu'nun bölüşülmesi planının bir parçası olması korkularını ifade etmişlerdi. 11 Ağustos 1920'de Ankara'daki Kemalist hükümet tüm askeri mahkemelerdeki duruşmaların durdurulması emrini verdi. Nitekim Osmanlı kabinesinin 17 Ekim 1920'de istifa etmesiyle de duruşmalar son buldu.

Ermeni yazarlar tarihsel gerçeklerin berraklaşmasına katkıda bulundukları gerekçesiyle askeri mahkemeleri övmektedirler ancak mahkemelerde uygulanan prosedürlerin ve elde edilen bulguların güvenilirliğine ilişkin soru işaretleri göz önüne alındığında, bu türden genel yargılara varmak sorunlu görünmektedir. Mahkemeler adil yargılamanın gereklerinden yoksundur. Osmanlı yargı hukukunu iyi bilen yazarlardan çok azı, özellikle de askeri mahkemeler hakkında olumlu değerlendirmede bulunmuşlardır. Osmanlı ceza hukuku karşılıklı sorgulama hakkını tanımamaktadır ve yargıcın rolü Anglo-Amerikan geleneğindekine nazaran çok daha önemlidir. Yargıç hazırlık aşamasında ve duruşma sırasında sunulan tüm delillerin ispat kudretini ölçer ve sanığı sorgulardı. Mahkeme başkanı tarafsız bir yargıçtan ziyade bir savcı gibi davranırdı. Osmanlı ceza usul kuralları, savunma avukatının duruşma öncesi yapılan soruşturmaların yer aldığı dosyalara ulaşmasına ve yine duruşma öncesi yapılan sorgulamalar sırasında savunma avukatının müvekkili yanında bulunmasına izin vermiyordu. Esas mahkemenin 6 Mayıs 1919 tarihli duruşmasının üçüncü oturumunda savunma, mahkemenin iddianameye sürekli olarak kanıtlanmış gerçek şeklinde göndermede bulunmasına itiraz etmiş ancak mahkeme bu itirazı geri çevirmişti. Duruşmaların hiçbirinde mahkeme tanık dinlemedi ve verilen hüküm tamamen belgelere ve karşılıklı sorguya dayanmayan ifadelere dayandırıldı.

1919-1920 askeri mahkemelerinde yapılan duruşmaların ispat kudretini etkileyen en ciddi sorun, duruşmalara ilişkin belgelerin tamamiyle kaybolmuş olmasıdır. Sözlü ve yazılı ifadeler hakkında bugün bildiklerimiz, Osmanlı hükümetinin resmi gazetesi Takvim-i Vekayi ve basında çıkan haberlerle sınırlıdır. Bilinmeyen şey ise, tutulan ifade kayıtlarının kopyalarının doğruluğu ve gazetelerin delillerin tümünü mü yoksa bazı kısımlarını mı yayımladığıdır.

Dadriyan bu konuda şöyle diyor: 'İddianamede yer verilmek üzere sunulan tüm belgeler, İçişleri Bakanlığı'nın yetkili personeli tarafından tasdik edilir ve belgenin üzerine 'aslı gibidir' ibaresi düşülürdü.' Ancak az sayıda tarihçi, dönemin yetkililerinin sözlerine bunların doğruluğu kanıtlanmadan güvenir. Örneğin Nürmberg Duruşmalarının tarihi ağırlığı, mahkemeye sunulan devasa boyutlardaki orjinal belgelere dayanmaktadır. Duruşma tutanakları kaybolmuş olsaydı ve bu belgelere dışarıdan erişim engellenseydi Nürmberg'de verilen hükümlerin tarihsel önemi ciddi ölçüde azalırdı.

Asıl belgelerin yokluğunda Ermeni sorununu inceleyen tarihçiler, sadece belgelerin seçilmiş parçalarına ve alıntılara dayanmaktadır. Örneğin Dadriyan, 3. Ordu Komutanı General Vehbi Paşa'nın, İttihat ve Terakki liderlerinden Bahaddin Şakir'den, '3. Ordu bölgesinde insan kasaplarını bulup onlarla bağlantı kuran... İpten kazıktan kurtulmuş ellerini ve gözlerini kan bürümüş jandarmalar ve polisleri örgütleyen' adam şeklinde bahsettiği yeminli ifadesine itimat eder. Vehbi Paşa'nın yeminli ifadesinin bir bölümüne İstanbul'daki esas duruşmanın ve Harput'taki duruşmanın iddianamesinde yer verildi. Ne var ki iddianame, suçun sabit olduğuna kanıt teşkil etmez. Alıntılanan ifadelerin içeriği kaybolmuş. Bununla birlikte 29 Mart 1919'da Trabzon'da görülen duruşmada Vehbi Paşa'nın yeminli ifadesinin tümünün okunduğu söylense de duruşma tutanakları hiçbir kaynakta yer almamış, sadece karar, resmi gazetede yayımlanmıştır.

Çağdaş Türk yazarları, 1919-1920 askeri mahkemelerini müttefiklerin planlarının bir parçası olarak yorumlamış ve reddetmişlerdir. Aynı zamanda müttefikler de yargılamaları adaletsizlik olarak değerlendirmişlerdir. İngiliz yüksek komiseri S.A.G. Calthorpe Londra'ya şunları yazıyordu: 'Duruşmalar tam bir maskaralık ve hem bizim hem de Türk hükümetinin prestijine zarar veriyor.' Komiser John de Robeck ise, mahkeme öyle bir başarısızlık örneği ki, 'varılan bulgular kat'i suretle dikkate alınamaz' diyordu. Dahası İngiliz hükümeti, savaş suçluları oldukları iddia edilen Osmanlı yetkililerini Malta'da yargılamayı düşündükleri dönemde, 1919-1920 Osmanlı askeri mahkemelerine sunulan delilleri değerlendirmeye almayı hiçbir şekilde kabul etmemişti.

Teşkilat-ı Mahsusa'nın Rolü

1919-1920 tarihlerinde kurulan birkaç askeri mahkeme, Teşkilat-ı Mahsusa adlı birimin yıkıcı rolüne atıfta bulunmuştur. Ermeni davasının pek çok destekçisi bu suçlamayı kabul etmektedir. Dadriyan, bu birimin üyelerini, İttihat ve Terakki Cemiyeti'nin Ermenileri imha etme planlarını gerçekleştirmek için kullandıkları başlıca araç olarak tanımlamıştır. Dadriyan, 'Görevleri Türkiye'nin iç bölgelerindeki sapa alanlara konuşlanmak ve sınır dışı edilen Ermeni konvoyları yok etmekti. Teşkilat-ı Mahsusa'nın temel görevi Ermeni soykırımının uygulanmasıdır' diye yazıyor.

1903-1907 tarihlerinde kurulan Teşkilat-ı Mahsusa, ismini ancak 1913'te aldı. Enver Paşa'nın direktifi ve yetenekli pek çok yetkilinin komutası altında söz konusu teşkilat, özel bir tim gibi görev yaptı. Teşkilatla ilgili tek akademik araştırmanın yazarı Philip Stoddart, birimi 'Hem Arap ayrılıkçılığı hem de Batı emperyalizmi ile mücadele eden önemli, birlik yanlısı bir araç' olarak tanımlıyor. Zirvede olduğu dönemde, örgüte kayıtlı 30 bin üye bulunuyordu. Birinci Dünya Savaşı sırasında Osmanlı komutası bu birimi, Kafkaslar, Mısır ve Mezopotamya'daki özel askeri harekatlarda kullandı. Rejim örgütü aynı zamanda, harici düşmanlar ile 'muhtemel işbirliğini' yok etmek için de kullandı. Ancak Stoddart'a göre bu eylem, öncelikle Suriye ve Lübnan'daki yerli milliyetçileri hedef alıyordu. Ona göre, Teşkilat-ı Mahsusa, Ermenilerin sınır dışı edilmesinde herhangi bir rol oynamadı.

Ancak, askeri mahkemenin iddianamesi Teşkilat-ı Mahsusa'yı Ermenilere karşı 'suç içeren operasyonlar ve eylemler' gerçekleştirmekle suçluyordu. Dadriyan'a göre, 'İttihatçı liderler, yurt içindeki cephelerde özellikle Ermenilere karşı kullanmak üzere eşkiya birliklerini yeniden konuşlandırdılar. Ermeni nüfusunun yoğun olduğu büyük kent, kasaba ve köylere yönelik kapsamlı bir akınla, Teşkilat-ı Mahsusa birimleri, İttihat'ın imha projesini gerçekleştirmeye koyuldu'.

Dadriyan, Türk ve aynı zamanda Alman sivil ve askeri kaynakların, Teşkilat-ı Mahsusa'nın ölüm timlerinde mahkumların istihdamı da dahil bu bilgiyi doğruladıklarını söyleyerek devam ediyor. Ancak Dadriyan'ın atıfları, iddialarını her zaman kanıtlamıyor. Osmanlı hükümeti Birinci Dünya Savaşı sırasında askerlik hizmeti için adam ihtiyacını karşılamak üzere hükümlüleri serbest bırakmış olsa da, Teşkilat-ı Mahsusa'nın çok sayıda mahkum ile katliamlarda önemli bir rol oynadığına dair mahkeme iddianamesinin ötesinde bir kanıt bulunmamaktadır. Mahkumların varlığı da anormal bir durum değildir. Savaş zamanlarında askeri hizmetlerde mahkumların kullanılmasının ABD ve İngiliz ordularında da örnekleri mevcuttur.

Teşkilat-ı Mahsusa ile ilgili katliam iddialarının belgelerde doğrudan dayanağı yoktur ancak bu iddialar, ancak bu belgeleri okuduğunu belirtenlerin kuşkulu varsamyımlarına dayanmaktadır. Dadriyan, orijinal kaynakların imkan vermeyeceği varsayımlarda bulunan önde gelen akademisyenler arasındadır. Teşkilat-ı Mahsusa ve Ermeni katliamları arasında bir bağlantı kurmaktadır ancak şüpheli belgeyi yazan Alman yetkili Stange, bu belgede Teşkilat-ı Mahsusa'dan hiç atıfta bulunmamış, sadece 'ayak takımı'ndan bahsetmiştir. Ayrıca Stange'nin, Dadriyan'ın ileri sürdüğü gibi Teşkilat-ı Mahsusa'da bir rolü olduğuna ilişkin herhangi bir bulgu yoktur. Osmanlı ve Alman gizli servisleri arasındaki gerilim açısından bakıldığında bu olasılık dışı bir atama olurdu. Stange'ı çoğunluğu Ruslarla savaşmaya gönüllü 2-3 bin düzensiz Gürcü'nün oluşturduğu bir müfrezenin komutanı olarak tanımlayan Alman Dışişleri Bakanlığı dosyalarının doğruluğu çok daha olasıdır. Başka bir Alman yetkilinin Stange'ın müfrezesinde Ermenilerin olduğundan bahsetmesi de, hiç şüphe yok ki tuhaf bir gerçektir. Sınır dışı edilen Ermenilerin kim tarafından öldürüldüğü sorusunun kesin cevabını bulmak zordur. Teşkilat-ı Mahsusa'yı suçlamak siyasi açıdan en elverişli çözüm olsa da, faillerin Kürt aşiret üyeleri ve yozlaşmış polisler olması ihtimali daha yüksektir.

Dadriyan, önde gelen bir Teşkilat-ı Mahsusa yetkilisi olan Eşref Kuşçubaşı ile ilgili bir kaynakla ilgili olarak da benzer küstahlıklarda bulunmuştur. Birinci Dünya Savaşı'nın patlak vermesi sırasında Eşref Kuşçubaşı, Arabistan, Sina yarımadası ve Kuzey Afrika'daki Teşkilat-ı Mahsusa operasyonlarını yönetiyordu. 1917 yılının başında Yemen'deki görevi sırasında ele geçirilen Kuşçubaşı, İngiliz ordusu tarafından 1920'ye kadar kaldığı Malta adasına gönderildi. İngiliz yetkililer Kuşçubaşı'nı sorguladılar ancak o, Ermeni katliamlarında herhangi bir katkısı olduğunu reddetti. 1964'te 91 yaşında öldü. Dadriyan, Kuşçubaşı'nın, Türk yazar Cemal Kutay ile bir mülakatında, katliamlarda yer aldığını doğruladığını iddia ediyor. Ancak daha derin bir araştırma, Kuşçubaşı'nın bu tür bir itirafta bulunmadığını ortaya çıkarmıştır.

İddia daha çok eksik ifadeler ve kusurlu anlatımlara dayanılarak oluşturulmuştur. Keza, aksi yöndeki iddialara rağmen, 1919'daki askeri mahkemedeki iddianame Teşkilat-ı Mahsusa'yı Ermeni soykırımı ile bağlantılandırırken, ne mahkeme tutanakları ne de kararı bu iddiayı desteklemektedir. Dahası davalılar örgütün rolünü, Rus sınırı ötesindeki gizli görevler olarak tanımlamaktadır. Osmanlı askeri arşivlerinde araştırma yapan çok az sayıdaki Batılı bilim adamından biri olan Gwynne Dyer, Teşkilat-ı Mahsusa'nın Ermeni katliamlarının suç ortağı olduğuna dair iddiayı 'dedikodu' olarak nitelendiriyor. Türk Genelkurmayı'na ait arşivlerde Teşkilat-ı Mahsusa'ya gönderilmiş şifreli telgraflar olduğu söyleniyor ancak bu belgeler, akademik bir araştırmanın konusu olmamıştır. Yeni belgeler ortaya çıkana kadar, Teşkilat-ı Mahsusa ve Ermeni katliamları arasındaki bağlantı, teyit edilmemiş bir iddiadan başka bir şey değildir.

Naim Bey'in Anıları

Ermeni soykırımı suçlamalarının dayandığı üçüncü kaynak, Aram Andonyan tarafından dünyaya yayılan 'Naim Bey'in Hatıratı' adlı belgedir. Aram Andonyan, 1914'teki seferberlik sırasında askeri sansür memuru olarak görev yapan bir Ermeniydi. Nisan 1915'te tutuklanmasının ve İstanbul'dan sınır dışı edilmesinin ardından, geçici oturma izni aldığı Halep'e gitti. Ekim 1918'de kentin İngilizler tarafından kurtarılmasından sonra Andonyan, hayatta kalan Ermeni kadın, erkek ve çocukların ifadelerini topladı. Bu arada Halep'te çalışan Türk yetkili Naim Bey ile de temas kurdu. Naim Bey, Andonyan'a, çok sayıda resmi belgeyi, telgrafı ve kararları da kapsayan anılarını verdi. Andonyan bu anıları Ermenice'ye tercüme etti ve bunlar Ermenice, Fransızca ve İngilizce olarak yayımlandı.

Naim Bey'in anılarından türeyen belgeler, soykırım iddiasını desteklemek için ileri sürülen en mahkum edici delillerdir. En suçlayıcı olanlarsa, dönemin içişleri bakanının telgraflarıdır. Eğer gerçek iseler, Talat Paşa'nın tüm Türk Ermenilerin öldürülmesi emri verdiğine dair kanıt oluşturmaktadır.

Talat Paşa'nın mutlak acımasızlığı anılarda sürekli tekrar edilmektedir ancak bu, pek çok Ermeninin Talat Paşa hakkındaki görüşlerinden büyük bir farklılık göstermektedir. Örneğin 20 Aralık 1913'te İngiliz Büyükelçiliği yetkilisi Louis Mallet, Ermenilerin Talat Paşa'ya güvendiklerini, ancak her zaman böyle bir içişleri bakanı ile karşı karşıya kalmamaktan korktuklarını bildirmiştir. Benzer bir şekilde Alman diplomat Liparit, Talat'ı, 'son altı yılda Türk-Ermeni dostluğunun samimi bir yandaşı olma itibarını kazanan' bir kişi olarak nitelendirmiştir. Talat Paşa kötü niyetli bir şeytana dönüşmüş olabilir ama çağdaşlarının düşünceleri bu nitelendirmeyi desteklememektedir.

Naim Bey'in anılarında yer alan belgelerin gerçekliğine dair çok fazla kuşku mevcuttur. Bazı Ermeni akedemisyenler, 1921'de Talat Paşa'ya suikast düzenleyen Soghomon Tehlirian'ın duruşması sırasında Talat Paşa'nın beş telgrafının gerçekliğinin bir Alman mahkemesi tarafından doğrulandığını ileri sürmektedir. Ancak duruşmanın stenografik kayıtları, savunma avukatının, telgrafların gerçekliği doğrulanamadan, beş telgrafı kanıt olarak sunma önerisini geri çektiğini göstermektedir.

Belgelerin gerçekliği ile ilgili detaylı bir inceleme gerçekleştiren iki Türk yazar Şinasi Orel ve Süreyya Yuca, Ermenilerin, bir gün belgelerin sahte olduğunun ortaya çıkmasından kaçınmak için kasıtlı olarak belgelerin orijinallerini yok etmiş olabileceklerini ileri sürmüşlerdir. İki yazar, dönemin orijinal Türk belgeleriyle söz konusu belgeler arasında farklılıklar bulunmasının, ikincilerin sahte olduğuna işaret ettiğine ve ayrıca resmi kayıtlarda Naim Bey'in bulunmamasının da varlığı ile ilgili şüphe yarattığına dikkat çekmektedir.

Anılar 1920'de yayımlandığında, Ermeni eylemciler yazarı kötülüklerini düzeltmeye çalışan dürüst bir kişi olarak tanımlarken, 1937'de Andonyan tarafından düzenlenen baskıda yazarın, alkolik ve kumarbaz olduğu ve belgelerin para karşılığında alındığı ortaya çıkmaktadır. Andonyan, onunla ilgili gerçekleri ortaya çıkarmanın bir anlamı olmadığını yazar. Tam tersine anıların etkisine zarar verecektir çünkü hiç kimse, para kazanmak için belgeleri uydurmuş olan bir alkolik ve kumarbazın sözüne inanmaz. Naim Bey'in anılarındaki belgeler, Jön Türkleri ve Türkleri acımasız ve kötü kişiler olarak resmetmektedir. Bu materyaller, ABD ve Batı Avrupa'daki kamuoyunu etkileyecek ve Paris Barış Konferansı'nda lobi faaliyetlerinde bulunan Ermenilerin bağımsızlık isteklerine destek oluşturacaktı. Bu nedenle Ermeni Ulusal Birliği belgeleri aldı. Telgraflar Londra'ya gönderilen rapora ve Malta mahkumlarının dosyalarına dahil edildi ancak İngiliz hükümeti tarafından hiç kullanılmadı. Bu belge de, o dönemdeki pek çok sahte belgeden biri olarak addedildi.

Türk yazarlar bu belgelerin sahte olduğu iddialarında yalnız değiller. Hollandalı tarihçi Erik Zürcher, Andonyan'dan ortaya çıkan 'Naim Bey belgelerinin sahte olduğunun kanıtlandığını' yazdı. İngiliz tarihçi Andrew Mango da bu görüşü paylaşıyor. Lobicilerin ve politikacıların soykırım iddialarını, pek çok tarihçi ve akedemisyenin en kötü ihtimalle sahte, en iyi ihtimalle doğrulanamaz ve sorunlu olarak gördükleri belgelere dayandırmaya çalışmaları da ironiktir.

Sonuç

Birinci Dünya Savaşı sırasındaki ölümleri soykırım olarak nitelendiren Ermeni iddialarına temel oluşturan bu üç dayanak da, Jön Türk rejiminin ölümleri kasten planladığı yönündeki suçlamaları kanıtlamakta başarısız kalıyor. Önceden planlı bir yok etme politikasına işaret eden diğer dayanaklar da daha ileri gidemiyor.

Neredeyse bir yüz yıl önce Osmanlı İmparatorluğu'nda gerçekleşen olaylara soykırım etiketinin yapıştırılıp yapıştırılamayacağı, pek çok tarihçi için küçük bir sonuç olabilir ancak tartışmalı bir siyasi olay olmaya devam etmektedir. Hem Ermeni partizanlar hem de Türk milliyetçiler iddialarına körü körüne bağlanmış ve karmaşık bir tarihi olayı basitleştirmişlerdir. Siyasi çıkarlar fazla olduğundan, her iki taraf da muhalifleri susturmuştur. Türk liderler diplomatik baskı ve tehditler yöneltmiş, Ermeni hükümeti soykırımı tanımayanları Türk hükümetini yatıştırmaya çalışmakla suçlamıştır. Bazı Türk ve Ermeni tarihçiler son dönemde, sağırlar diyaloğundan vazgeçilip bilimsel temelli tarihsel araştırmalara odaklanılmasının zamanının geldiğini öne sürdüler. Tarihi, siyasi çıkarları için saptıran milliyetçilerden kurtarmanın mümkün olup olmadığını zaman gösterecek.